islam

Allahın ordusundan bir komutan

Ensârdan bir müslümandır. Ensâr hakkında da Allah Resülü (s.a.v. ) şöyle demiştir: “Şayet ensâr bir vadiye veya gruba girseydi, ben de ensârın vadisine (yoluna) ve grubuna katılırdım. Yine hicret olmayıp, muhacir olmasaydım ensârdan birisi olurdum.”

 

Ubâde b. Sâmit ensârdan olmakla beraber, Resülullah’ın kendi akraba ve aşiretlerine (kabilelerine) başkan tayin ettiği liderlerden birisidir.

 

İlk ensâr heyeti Mekke’ye, Resülullah’a, İslâm’a girmek üzere biat etmeye geldiğinde Ubâde (r.a.) on iki mü’min kişiden birisiydi. Bu olay “Birinci Akabe Biati” diye meşhur olmuştur. Bildiğimiz gibi o mü’minler, İslâm’a koşmuş, Allah Resülü’ ne (s.a.v.) biat ederek ellerini uzatmışlar ve müslüman olarak ona güç ve kuvvet verip yardımcı olmuşlardır.

 

Bir sonraki sene hac mevsimi geldiğinde, “İkinci Akabe Biat’ı”nde de bulundu. Bu biatle mü’min erkek ve kadınlardan oluşan yetmiş kişilik ikinci ensâr heyeti Allah Resülü’nü

biat etmişti. Ubâde yine heyetin ileri gelenleri arasındaydı VR ensânn temsilcilerindendi.

Bundan sonra olaylar birbirini takip etti. İslâm’ın mallaı canla, başla sürekli desteklenmesi gerekti. Ubâde yine oralarx daydı, hiçbirinden geri kalmadı. Malını feda etmede de cimx ri davranmadı. Allah’ı ve Resülü’nü tercih ettiğinden beri bu Seçimin gereklerini en mükemmel bir şekilde yerine getiriyordu…

Bütün hayatı Allah içindi. Bütün taati Allah içindi… Ak_ rabalanyla, anlaşmalı olduğu kişilerle ve düşmanlarıyla olan bütün ilişkilerini imanı şekillendiriyordu. Bu ilişkilerini imanının gerektirdiği biçimde tanzim ediyordu. . .

Ubâde’nin ailesi, Medine’de Yahudi Kaynuka oğullarına eski bir antlaşma ile bağlıydı.

Resülullah ve ashabının Medine’ye hicret etmesinden itibaren Medineli yahudiler anlaşma yolunu tercih ettiler. Nihayet Bedir gazvesinden sonra Uhud gazvesinden önceki gün lerde, Medineli Yahudiler kötülük yapmaya ve anlaşmayı ihlal etmeye başladılar…

Onların kabilelerinden biri olan Kaynuka oğulları, müslümanlann aleyhine fitne ve bozgunculuk çıkaran bazı şeyler

Ubâde onların bu durumlarını görür görmez, verdikleri sözü kendilerine iade ederek anlaşmayı feshetti. Bunu da şu sözleriyle ifade etti:

“İyi biliniz ki ben, Allah’ı, Resülü’nü ve mü’minleri doste dindim. ”

nı bildirmiştir. Genelde namazlarla, özelde Cuma namazıyla ilgili ayetleri
bu kapsamda değerlendirmek mümkündür. Biz bu ayetleri, Allah’a atfen,
“Rasûlün size öğrettiği namaz, ibtidaen benim öğrettiğim namazdır” şek-
linde anlama eğilimindeyiz. Fakat gerçekte vahiy, Hz. Peygamber’in tatbik
mevkiine koyduğu namaz pratiğini teyit etmiştir.20
Bir dinin ve öğretilerinin süreklilik içinde yaşamasının ancak o di-
nin müntesiplerinin tavır ve tutumlarıyla kaim olduğu göz önünde bu-
lundurulursa, geleneğin bir din için ne manaya geldiği çok iyi anlaşılır.
Hz. Peygamber’in en büyük başarısı, tesis ettiği yeni toplum ve yeni ge-
lenektir. Bu gelenekten maksat Sünnet’tir. Nüzul dönemindeki geleneğin
günümüzdekinden en önemli farkı, Hz. Peygamber ve ilk nesil Müslüman-
lara ait davranışların vahiy yoluyla murakabe edilmiş olmasıdır. İşte yeni
gelenek olarak Sünnet’in önemi temelde bu hususla alakalıdır.
Bizim bugün Sünnet dediğimiz şey, sahabe nesli için Hz. Peygam-
ber’in bizatihi ve fiilî rehberliği idi. Sahabe nesli, “Kur’an bize yeter” ya-
hut “Hz. Peygamber’in söyledikleri vahiy mahsulü mü yoksa ictihad mı?
Peygamber Kur’an dışında hüküm koyabilir mi?” gibi meselelere tama-
men yabancı idi. Münferit ve istisnai bazı olaylardan hareketle genelleme-
ler yaparak o dönemde böyle meselelerin tartışıldığını iddia etmek pek
mümkün değildir. Bu tür meselelerin İslam tarihinde ne zaman, nasıl ve
hangi şartlar altında ortaya çıktığı göz önünde bulundurularak ele alın-
ması gerekir.21
Özetlemek gerekirse, sahabe Kur’an’ı Hz. Peygamber ve Sünnet’ten
bağımsız olarak algılamamış, aksine onu Hz. Peygamber’in rehberliğiyle
anlayıp kavramıştır. Kaldı ki onlar Allah’la ilgili istekleri veya Allah’tan
talepleri için Hz. Peygamber’e müracaat etmişlerdir. Nitekim Kur’an’da
“yes’elûneke”, “ve-yes’elûneke”, “yesteftûneke” gibi lafızlarla başlayan bir
dizi ayetin yanı sıra, “[Ey Peygamber!] Sana gelip, [“Rabbimize nasıl yaka-
rışta bulunalım?” diye] soran mümin kullarım bilsinler ki ben onlara çok
yakınım. Kulum bana yakardığı zaman ben onun yakarışına icabet ederim.
Öyleyse onlar da benim çağrıma kulak versinler; dualarına icabetim husu

sunda bana inanıp güvensinler ki böylece doğru yolda yürümüş olsunlar”

mealindeki Bakara 2/186, “[Ey Peygamber!] Kocası hakkında sana şikâyet

bildiren, gam ve kederini Allah’a arz eden [Havle binti Sa‘lebe adlı] kadının

sözlerini Allah elbet işitti, yakarışını kabul etti. Hâliyle Allah ikinizin ara-

sında geçen konuşmaları işitiyordu. Şüphesiz Allah her şeyi işitir ve görür”

mealindeki Mücâdile 58/1 ve diğer birçok ayet bu gerçeği belgeler nite-

liktedir.

Özellikle, “Ey Müminler! [Kesin hükümler şeklinde] açıklandığı tak-

dirde hoşunuza gitmeyip canınızı sıkacak hususlarda peygambere yer-

li-yersiz sorular sormayın” mealindeki ifadeyle başlayan Mâide 5/101.

ayet sahabenin Kur’an’la ilişkisinin Sünnet’le iç içe geçmiş biçimde ol-

duğunun en çarpıcı örneğidir. Bu son ayet sahabenin Kur’an’la epistemik

değil, ontolojik bir ilişki kurduğunun da açık göstergesidir. Kendilerinden

yanlış bir söz ve davranış sadır olması hâlinde Allah tarafından uyarılacak

veya kınanacak oldukları bilincine sahip sahâbîlerin Kur’an’la başka türlü

bir ilişki kurması pek mümkün olmasa gerektir.

Kur’an’ı Hz. Peygamber’in dilinden dökülen ve onun tarafından bil-

fiil tatbik edilen ilâhî bir ferman olarak algılamak ve aynı zamanda vahyin

nüzulüne bizzat tanık olmak sahabenin Kur’an’la ilişkisine çok yoğun bir

duygusal boyut da katmış ve bu boyut kendilerinin hazır bulundukları va-

satta nazil olan ayetleri kutsi bir emaneti muhafaza saikiyle teberrüken

yazıp kayıt altına alma ihtiyacı doğurmuştur. Kur’an tarihiyle ilgili bazı

kaynaklarda kırk küsur vahiy kâtibinden söz edilmesi22 Hz. Peygamber’in

çok geniş bir vahiy kâtibi sekretaryası oluşturma çabasından öte, söz ko-

nusu duygusal sâikle irtibatlı olsa gerektir. İbn Mes’ûd gibi bazı sahâbîle-

rin kendi özel mushaflarının yakılmasına yönelik tepkileri de aynı kap-

samda değerlendirilebilir.

Diğer taraftan, bazı sureler veya birtakım ayetlerin nüzul dönemi

içerisinde Hz. Peygamber’e unutturularak ref’ (nesh) edildiği yönünde-

ki çeşitli rivayetler sahabenin o dönemdeki Kur’an algısı ile özellikle Hz.

Osman’ın istinsah faaliyetini müteakip tarihî vetiredeki mushaf eksen-

li Kur’an algısının birbirinden çok farklı olduğunu gösterir. Urve b. Zübeyr’in Hz. Âişe’den naklettiği bir rivayete göre Ahzab suresi Hz. Peygam-

ber’in yaşadığı dönemde iki yüz ayet iken, Hz. Osman’ın Kur’an’ı istinsah

faaliyeti sırasında surenin ancak yetmiş üç ayetine ulaşılabilmiştir.

Etiketler
Daha Fazla Göster

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı